ODTÜ
EĞİTİM FAKÜLTESİ GÖRÜŞÜ
20 Şubat 2012’de TBMM
Başkanlığı’na sunulan ve 23 Şubat 2012’de Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor
Komisyonu’nda görüşülmeye başlanan “İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” üzerinde toplumun çeşitli
kesimlerinden yoğun görüş ve öneriler gelmiş ve önce teklifin sevk edildiği alt
komisyonda, daha sonra da genel komisyon toplantılarında teklif çeşitli
değişikliklere uğramıştır. Bu süreçte mesleki eğitime yönlendirme, zorunlu
eğitime başlangıç yaşı, ilköğretimin ikinci yarısında ayrıştırılmış programlar
ve eğitim süreçleri üzerinde yoğun tartışmalar olmuş ve teklif bu konularda
yeniden biçimlendirilmiştir. Eğitim Fakültesi olarak teklifin ilk kapsamı ve
daha sonra değişen kapsamı üzerinde bilimsel ilkeler ışığında değerlendirmeler
yaptık; kamuoyuna ve ilgili makamlara duyurduk. Kanun teklifinin bütünü ve
çeşitli maddeleri üzerinde yaptığımız değerlendirmeye ek olarak, ilköğretimin
ve ortaöğretimin yeniden yapılandırılması ve eğitim niteliğinin arttırılması konusunda
bir öneri ortaya koymanın önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Aşağıda bu önerinin
ana hatları gerekçeleriyle birlikte sunulmaktadır.
1. “5 yaş grubu için
okul öncesi eğitim zorunlu eğitim kapsamına alınmalıdır.”
Okul öncesi eğitim,
ülkemizdeki sosyoekonomik eşitsizlik ve farklılıkların azaltılması, özellikle
düşük sosyoekonomik çevrelerden gelen çocukların okulda daha fazla kalmasının
sağlanması ve okuldaki başarısının arttırılması, yükseköğretime devam etmesi ve
iş yaşamlarında daha etkili ve verimli olmaları için gereklidir. Beyin
araştırmaları, okul öncesi eğitimin çocukların beyin kapasitelerini
geliştirdiğini, çocukların duygusal, zihinsel, motor ve dil gelişimlerine
önemli katkı sağladığını, çocukların ilköğretime daha kolay uyum sağlayarak
ileriki eğitim aşamalarında daha başarılı olmalarına yardımcı olduğunu
göstermektedir. Her çocuğun okul öncesi eğitime devam etmesi, çağdaş
toplumlarda bir insan hakkı olarak görülmektedir ve bu karar aileye
bırakılmayacak kadar önemlidir. Beş yaşını (60 ay) bitiren her çocuk okul
öncesi eğitimden yararlanmalı ve bu eğitimin maliyeti sosyal devlet ilkesi
gereği devlet tarafından karşılanmalıdır. Okul öncesi eğitimin fayda-maliyet
analizleri bu yatırımın karşılığının ekonomik açıdan kat kat alındığını göstermektedir.
Bu nedenle 5 yaşından küçük çocukların da kademeli olarak okul öncesi eğitimden
yararlanmalarını sağlamaya yönelik stratejilerin de geliştirilmesi
gerekmektedir.
2. “İlköğretime
başlama yaşı 6 yaş (72 ay) olmalıdır.”
Kanun teklifinde ilköğretime
başlama yaşının 5 olması öngörülmüş ancak daha sonra bundan vazgeçildiği
belirtilmiştir. Her ne kadar artık kanun teklifinde yer almasa da ilköğretime
başlama yaşının neden en az 6 yaş (72 ay) olması gerektiği konusunda bilimsel
verilere dayalı açıklamalar yapmakta yarar vardır. Çocukta hafızayı öğrenme
amacıyla etkili kullanma, mantıklı düşünme, yorum, bir işi başından sonuna
gerçekleştirebilme yetileri altı yıldan sonra gerçekleşir. Altı yaş öncesi
çocuğun beynindeki bilişsel yapılar okul temelli akademik öğrenme için henüz
gelişmiş değildir. Altı yaş öncesi dönemde dikkat süresi kısa olduğu için
okullardaki 40 dakikalık derslerde bu çocukların oturmaları ve dikkatlerini
derse vermeleri mümkün değildir. Bu nedenle çocukların dikkat dağınıklığı, disiplinsizlik,
dinleme bozukluğu gibi etiketlendirmelere maruz kalmaları ve bu durumun sonraki
eğitim yaşantılarını derinden etkilemesi olasıdır. İlköğretime başlama yaşının
belirlenmesi konusunda çocuğun zihinsel gelişimi yanında fiziksel, sosyal ve
psikolojik gelişimini de dikkate almak gerekir. Zihinsel olarak gelişmiş
olmanın yanında sosyal yönden kendini ifade edebilmesi, diğer çocuklarla
üretken ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesi, gerektiğinde bir takımın parçası
olabilmesi, gerektiğinde liderlik yapabilmesi ve haklarını koruyabilmesi
gerekir. 6 yaş öncesi çocukların okumayı öğrenmeleri, bu çocukların ilköğretime
başlamak için yeterli zihinsel, fiziksel, sosyal ve psikolojik olgunluğa
ulaştığı anlamına gelmez. Literatür erken yaşta ilköğretime başlayan çocukların
ilk yıllarda olmasa bile 4. ve 5. sınıftan itibaren akademik gelişme açısında
sorunlar yaşadığını ortaya koymaktadır. Dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğunda
çocuklar ilköğretime 6 yaşında başlamaktadır. İskandinav ülkelerinde çocuklar 7
yaşında (84 ay) ilköğretime başlarlar ve eğitimde aldıkları başarılı sonuçlar
ortadadır. Az sayıda ülkede ilköğretime başlangıç yaşı 5’tir. Bu ülkelerden
İngiltere’de ilköğretime başlama yaşının 6’ya çıkarılması yönünde ciddi
öneriler vardır ve bunlar meclis gündeminde de tartışılmaktadır. Erken yaşta
ilköğretime başlayan çocukların okula uyum ve sağlıklı sosyal ve psikolojik
gelişim açısından sorunlar yaşamaktadırlar. Sonuç olarak, ülkemizde ilköğretime
başlama yaşı 6 (72 ay) olarak yıllardır uygulanmaktadır ve bununla ilgili bir
sorun yaşandığı konusunda bilimsel veriler yoktur. Bu nedenle okula başlama
yaşının 6 olarak devam etmesi önerilmektedir.
3. “İlköğretimin ilk
kademesi en az 5 yıl olarak düzenlenmelidir.”
Kanun teklifinde 8
yıllık kesintisiz zorunlu eğitim 4 yıllık iki kademeye ayrılmaktadır. İlk
kademenin neden 4 yıl olduğuna ilişkin teklifte bir gerekçe yer almamaktadır.
Bu sürenin 4 yılla sınırlandırılmasının bilimsel bir temeli olmadığı gibi,
gelişmiş ülkelerde de görülen yaygın bir uygulama değildir. Birçok ülkede
ilköğretimin kademelendirilmesinde 5+3, 6+2, 6+3 modelleri kullanılmaktadır. Bu
tür bir kademelendirme gelişimle ilgili bilimsel ilkelere de aykırıdır.
Gelişimle ilgili bilimsel veriler çocukların somut işlem dönemini 6-11 yaş
olarak ortaya koymaktadır. 12 yaştan itibaren çocuklar soyut işlem dönemine
geçtikleri için öğrendikleri kavramların ve becerilerin düzeyinde bir farklılık
olması doğaldır. 4+4 modelinin ilk kademesi çocukların somut işlem döneminin
ortasına denk gelmektedir. Bu modele bir de zorunlu eğitime başlama yaşının 5’e
alınması teklifi eklendiği zaman çocukların gelişimsel olarak bir dönemi
tamamlayamadan ilk kademeden mezun olmaları (9 ya da 10 yaşında) ve daha soyut
ve üst düzey eğitim vermeyi amaçlayan ikinci kademeye gitmeleri anlamına
gelecektir. Bu nedenle 8 yıllık zorunlu eğitimin uygulamada karşılaşılan
sorunlar nedeniyle iki ayrı kademeye ayrılması gerekirse, ilk kademenin en az
beş yıl sürmesi, gerek gelişimle ilgili bilimsel ilkelere gerekse gelişmiş
ülkelerdeki kademelendirmeye uygun olacaktır.
4. “İlköğretimin 9 ve
ortaöğretimin 3 yıl olarak düzenlenmesi seçeneği tartışılmalı ve
değerlendirilmelidir.”
Ortaöğretimin 4 yıla
çıkarılması ile ilk yıl (9. sınıf) ortak bir program çerçevesinde tüm
öğrenciler için standart hale getirilmiştir. Bu ilk yılın programı ortak
olduğundan ilköğretim kapsamına alınması ve böylece ortaöğretimin ilk yılından
itibaren3farklı programlara ya da okullara ayrışmanın gerçekleşmesi
sağlanabilir. Bu durumda ilköğretimin 9. yılı aynı zamanda bir yönlendirme yılı
olacaktır. Ortaöğretim ise üst düzey akademik eğitim sağlayan 3 yıllık kurumlar
haline gelecektir.
5. “İlköğretim
düzeyinde eğitim programları dil, matematik, fen ve sosyal bilimler, sanat,
spor gibi alanlara dayalı olarak tanımlanan ve eğitilmiş bireyden beklenen
temel yeterlikler çerçevesinde düzenlenmeli ve çocukları bu yeterliklere uygun
olmayan programlara ayrıştırmadan kaçınılmalıdır.”
Her çocuğun kendi
potansiyelini, becerilerini ve özgüvenini geliştirmek, toplumun üretken bir
bireyi olmak ve aynı zamanda bağımsız düşünebilen, sorgulayabilen ve sorun
çözebilen bir birey olabilmek için bilimsel bilgiler ve ilkeler doğrultusunda
düzenlenmiş derslerden ve etkinliklerden oluşan bir temel eğitim ihtiyacı ve
hakkı vardır. Kanun teklifinin ilk taslağında ilköğretimin ikinci kademesinde
farklı programlar ve eğitim alternatifleri öngörülmüş ve bu şekilde çocukların
açık öğretim, mesleki eğitim, evde eğitim gibi alternatiflere olanak sağlanması
amaçlanmıştır. Taslağın daha sonraki metinlerinde ikinci kademe düzeyinde
ayrıştırmadan vazgeçilmiş ve öğrencilerin farklı ihtiyaçlarının, özelliklerinin
ve tercihlerinin seçmeli dersler ve programlar yoluyla karşılanması
öngörülmüştür. Programlarda seçmeli dersler yoluyla esneklik olması ve
öğrencilerin ihtiyaçlarına ve özelliklerine göre farklı ilgi alanlarında
seçmeli dersler alması doğaldır ve günümüzdeki uygulamada bu tür seçmeli
derslere yer verilmektedir. Ancak ikinci kademede öğrenci ilgilerine ve
özelliklerine cevap veren seçmeli derslerin ötesinde kapsamlı alternatif
programlara yer verilmesi durumunda bu zorunlu temel eğitim ilkesine aykırı bir
durum ortaya koyacaktır. Bu nedenle kanun teklifinde yer alan “seçmeli dersler”
kavramının ne anlama geldiği açık hale getirilmeli ve çocukların alacağı
seçmeli derslerin sayısına bir sınırlama getirilmelidir. Bu konuda bizim
önerimiz her dönem 2 seçmeli dersi geçmeyecek biçimde bir düzenlemenin
yapılması ve bu şekilde temel ve sürekli zorunlu eğitim ilkesinin seçmeli
dersler yoluyla ihlal edilmemesidir.
6. “Mesleki eğitim
ilköğretimin ikinci yarısından sonraya veya ortaöğretim sonrasına
ötelenmelidir.”
En iyi mesleki eğitim
kapsamlı ve nitelikli bir genel eğitimin üzerine verilen mesleki eğitimdir.
Artık günümüzün meslekleri sabit becerilerden çok değişen teknolojiye ve
koşullara uyum sağlayabilen ve kendini sürekli geliştirebilen bireylere ihtiyaç
duymaktadır. Bu nedenle geleneksel olarak ortaöğretim düzeyinde 3 ya da 4 yıl
olarak verilen mesleki eğitimin geçerliliği azalmıştır. Nitekim bu okulların
mezunlarının kendi meslek alanlarındaki istihdamı düşük (%7) düzeydedir. Bu
nedenle mesleki eğitimin, kanun teklifinin ilk taslağında olduğu gibi daha
erken yaşlara (ilköğretimin ikinci kademesi gibi) alınması mesleki eğitimdeki
gelişmelere de ters bir durumdur. Artık eğitim dünyasında hemen hemen herkes
10-11 yaşlarında bir çocuğu mesleki eğitim ya da genel eğitim dışı bir kanala
yönlendirmenin en temel insan hakkına aykırı olduğu konusunda birleşmektedir.
Mesleki eğitim açısından ön planda gelen Almanya ve Avusturya’da bile erken
yaşta ayrıştırmanın sınıfsal ayrımları derinleştirdiği ortaya çıkmış ve bu
ayrıştırmanın daha geç yaşlara alınması yönünde ciddi çalışmalar
başlatılmıştır. Sonuç olarak tüm gelişmiş ülkelerde mesleki eğitimin başlangıç
yılını geciktirme doğrultusunda bir eğilim varken genel eğitimden taviz verecek
biçimde4çocukları erken yaşlarda mesleki eğitime yönlendirmek doğru değildir.
Bu öneri ortaöğretim düzeyinde mesleki eğitime hiç yer verilmeyeceği anlamına
gelmez. Aşağıda 8. maddede önerildiği gibi bazı mesleklere ilişkin beceriler
ortaöğretim düzeyinde seçmeli programlar, dersler ve işyerinde eğitim
uygulamalarıyla öğretilebilir ve ortaöğretim sonrası iş yaşamına atılmayı
düşünen öğrencilere temel eğitimin ana unsurlarından yoksun kalmadan iş
becerilerinin kazandırılması sağlanabilir. Bu uygulamaların sanayi ile
işbirliği içinde modüler olarak düzenlenmesi ve çağın gerektirdiği bilgi ve
becerilere yer vermesi gerekir.
7. “Okullar arasındaki
nitelik farklılıklarının giderilmesi gerekmektedir.”
Ortaöğretim düzeyinde
yer alan kurumlar arasındaki nitelik farklılıkları ortaöğretime geçiş konusunda
yaşadığımız sorunların temelini oluşturmaktadır. Aynı durumun iki kademeye ayrılması
durumunda ilköğretimin ikinci kademesinde de ortaya çıkması olasılığı büyüktür.
Bu durumda birinci kademeden mezun olan öğrenciler daha nitelikli ikinci kademe
okullarına gitmek için bir yarışma içine girecekler ve ortaya çıkan yüksek
talep SBS gibi sıralama sınavlarının uygulanmaya başlamasına neden olacaktır.
Bu tür sınavların öğrencileri dershane yönlendirdiği ve sınav odaklı eğitimi ön
plana çıkardığı bilinmektedir. Böyle bir durumun ilköğretimin birinci
kademesini de sınav odaklı hale getirmesi ve öğrencileri küçük yaşlarda
dershanelere yönlendirmesi mümkündür. Bu nedenle ilköğretimi iki kademeye
ayırmanın önündeki en büyük risklerden biri okullar arasındaki potansiyel
nitelik farklılıklarıdır. Bu tür bir sorunun yaşanmaması için ilköğretimi iki
kademeye ayırmayı belirli bir plan çerçevesinde yapmak ve bu süreçte ikinci
kademe okulları arasındaki nitelik farklılıklarını azaltmak önemli bir strateji
olmalıdır. Aynı durum ortaöğretim kurumları için de söz konusudur. Ortaöğretim
kurumları arasındaki büyük nitelik farklılıkları, daha iyi kurumlara olan
talebi arttırmış ve bu kurumlara gidecek öğrencileri belirlemek için OKS, SBS
türü sınavlar uygulanmaya başlanmıştır. Bu tür bir seçme sistemi eğitimin sınav
odaklı olması ve öğrencilerin yoğun biçimde dershaneye gitmeleri sonucunu
doğurmuştur. MEB SBS’den vazgeçileceğini belirtmektedir. Bu ancak ortaöğretim
kurumları arasındaki nitelik farklılıklarının giderilmesi ile mümkündür.
8. “Ortaöğretim
düzeyindeki okullar arasındaki çeşitliliğin azaltılması gerekmektedir.”
Ortaöğretim düzeyinde
50’den fazla okul türü vardır. Her bir alan için ayrı bir okul açmak yerine
farklı ilgilerin ve tercihlerin seçmeli dersler yoluyla karşılandığı çok
programlı ortaöğretim yaklaşımı benimsenerek ortaöğretim kurumları arasındaki
çeşitlilik azaltılabilir. Böylece aynı okulda okuyan öğrenciler için de farklı
seçmeli derslerin ve etkinliklerin sunulduğu zengin öğretim ortamları
oluşacaktır. Bu düzeydeki çeşitliliğin mesleki eğitimi de kapsaması ve genel
eğitim kapsamında seçmeli dersler yoluyla öğrencilerin belirli mesleklere
ilişkin beceri kazanmalarının sağlanması gerekir. Böylece üniversiteye devam
etmeyecek olan öğrenciler ek bir mesleki eğitim kursu ile bir işe
yerleşebilirler. 1980’li yıllarda uygulanan Lise Mezunlarına Meslek Edindirme
(LIMME) Projesi lise mezunlarına kısa sürede meslek kazandırabileceğine ilişkin
önemli bir gösterge olmuştur. Genel eğitim üzerine bu becerileri kazanan
öğrenciler çeşitli iş sektörleri tarafından meslek lisesi mezunlarına göre daha
fazla tercih edilmişlerdir. Bu tür bir program5zenginliği çok amaçlı lise
kavramına uygundur ve ortaöğretim kurumları arasındaki ayrışmayı da
azaltacaktır. Bu kapsamda ortaöğretim kurumları genel liseler, çok amaçlı
liseler (mesleki ve teknik eğitimi kapsayan) ve fen liseleri biçiminde üç
kategori altında yeniden yapılandırılabilir.
9. “Yükseköğretime
geçiş, ilköğretim ve ortaöğretimde niteliği arttırmaya katkıda bulunacak
biçimde yeniden düzenlenmelidir.”
Kanun teklifinde
yükseköğretime geçişte ortaöğretim başarı puanının doğrudan (ağırlıklandırılmış
ortaöğretim başarı puanı yerine) yükseköğretime giriş sınav puanına eklenmesi
önerisi yer almaktadır. Ortaöğretim kurumları arasındaki nitelik farklılıkları
azaltıldığı takdirde öğrencilerin bitirme notlarının birbiriyle karşılaştırmalı
olarak değerlendirilmesi mümkün olacaktır. Bu anlamda kanun teklifinde
getirilmek istenen kural yerindedir ancak bu kuralın uygulamaya konması için
belirli bir zaman dilimi belirlenmeli ve bu süreçte okullar arası nitelik farklılıklarının
en aza düşürülmesi için gerekli önlemler alınmalıdır. Ortaöğretim kurumları
arasındaki farklılıklar giderilinceye kadar ağırlıklandırılmış başarı
puanlarının kullanılması daha sağlıklı olacaktır. Yükseköğretime girişte
uygulanan testler, ortaöğretim süreçlerini ve anlamlı öğrenmeyi olumsuz
etkilemektedir. Öğrenciler kendilerini teste daha iyi hazırlayacağı
düşüncesiyle dershanelere yönelmekte ve okula verilen önem azalmaktadır.
Uygulanan test öğrenci seçimini güvenilir bir süreçte yapmayı başarmaktadır
ancak ortaöğretim programlarının kazanımları ve eğitilmiş bireyden beklentiler
dikkate alındığı zaman geçerliliği oldukça düşük bir sınavdır. Bugün
uygulandığı biçimiyle bu testlerin götürüsü getirisinden çok daha fazladır. Bu
nedenle yükseköğretime girişte uygulanan testlerde köklü değişikliklere
gidilmesi kaçınılmazdır. Bu testlerde sınırlı kazanımları ölçen çoktan seçmeli
sorular yerine PISA testindeki sorulara benzer üst düzey düşünme becerilerini
ölçen sorulara yer veren testler geliştirilmesi ve bunların ortaöğretim
programlarının kazanımlarıyla yakından ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Daha
geçerli testler oluşturma yanında ortaöğretim başarı puanını daha yüksek oranda
dikkate almak (ortaöğretim kurumları arasındaki nitelik farklılıklarının
giderilmesiyle birlikte) ve böylece okul eğitimine verilen önemi yeniden tesis
etmek gerekmektedir.
10. “Eğitim
sistemindeki değişiklikler bilimsel veriler ışığında gerçekleştirilmelidir.”
Eğitim sistemindeki
yapısal değişiklikler tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Gerek
ortaöğretime gerekse yükseköğretime giriş konusunda yapılan değişiklikler (OKS,
SBS, ÖSS, LYS, vb.) teste ve ezbere dayalı eğitim sistemi sorununun çözümü
konusunda hiçbir ilerleme kaydedememiştir. Yapılan her değişiklik öncesi bu tür
gerekçeler öne sürülmüş ve sistemdeki sorun kullanılarak yeni uygulamalara
geçilmiştir. Ancak yapılan bu değişiklikler de sorunun bir parçası olmaktan ve
sorunu büyütmekten başka bir işe yaramamıştır. 2004 yılında başlatılan öğrenci
merkezli yeni programlar ise her ne kadar arkasında yer alan kavramlar
çerçevesinde olumlu ise de sistemde söz verilen köklü değişim
gerçekleşmemiştir. Tüm bu sorunların arkasında bilimsel araştırmalara
dayanmayan ve eğitimcilere güvenmeyen reform çabaları yer almaktadır. Bu tür
değişimler ilgili çevrelerde bilimsel araştırma sonuçlarına göre ayrıntılı bir
biçimde çalışılmalı, tartışılmalı ve ortaya konan önerilerin olgunlaşmasına
zaman6verilmelidir. Eğitim sisteminde iyileşme önemli ölçüde öğrenme ve öğretme
sürecinin değiştirilmesine bağlıdır ve bu da sistemde yer alan tüm aktörlerin
(politikacılar, yöneticiler, öğretmenler, veliler ve öğrenciler gibi) kapsamlı
ve uzun soluklu bir çabasını gerektirmektedir.
Sonuç olarak, eğitim
sisteminin yeniden yapılandırılmasında aşağıdaki öneriler dikkate alınmalıdır.
1. 5 Yaş grubu için okul
öncesi eğitim zorunlu olmalıdır.
2. İlköğretime başlama
yaşı 6 yaş (72 ay) olmalıdır.
3. İlköğretim dokuz yıl
olup 6+3 veya 5+4 şeklinde düzenlenmelidir ve ortaöğretim üst düzey akademik
eğitim sağlayan 3 yıllık kurum olarak yeniden organize edilmelidir.
4. İlköğretimin ikinci
kademesinde seçmeli dersler olmalı ancak, her dönem 2 seçmeli dersi geçmeyecek
biçimde düzenlenmelidir.
5. Mesleki eğitim
ilköğretimin ikinci yarısından sonraya ötelenmelidir.
6. Okullar arasındaki
nitelik farklılıklarının giderilmesi gerekmektedir.
7. Ortaöğretim kurumları
genel liseler, çok amaçlı liseler (mesleki ve teknik eğitimi kapsayan) ve fen
liseleri biçiminde üç kategori altında yeniden yapılandırılmalıdır.
8. Yükseköğretime geçiş,
ilköğretim ve ortaöğretimde niteliği arttırmaya katkıda bulunacak biçimde
yeniden düzenlenmelidir.
Saygılarımızla,
ODTÜ-Eğitim Fakültesi
16 Mart 2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder